SIĞINMACI – MÜLTECİ – GÖÇMEN

Sevgili Okurlar.

Suriye ve Afganistan olmak üzere yurtdışında ülkemize gelen ve bana göre gerek iç ve gerekse dış güvenlik açısından sorun yaratan/yaratacak insanların durumu konusunda yapılan tartışmalara açıklık getirmenin zamanı geldi de geçiyor.

Bu üç kavramın ne anlama geldiğini bilmeyen ve hatta hiçbir fikri olmayanlar televizyon tartışma programlarında fink atıp kendilerine uzatılan mikrofonlara konusunun uzmanıymış gibi beyanat veriyorlar.

İçlerinde bulundukları içler acısı duruma şu örneği verebiliriz: Bazı aklı evveller sırf Selanik doğumlu olduğu ve Selanik artık Türkiye’de olmadığı için Atatürk’e mülteci diyorlar. Pes ki pes. Hatta bu konuda sabit fikirli olmalarına diyeceğimi buraya yazmak ise mümkün değil.

Ucundan sonundan biraz konu ile ilgili laf duymuşlukları olanların açıklamaları ise toplumda kafa karışıklığı yarattığı gibi ister istemez toplumumuzun bu yönde kutuplaşmasına neden oluyor. Buna çanak tutan televizyon tartışma programları da bilerek ya da bilmeyerek her  konuda ahkam kesenleri uzmanmış gibi önümüze getirerek kafa karışıklığına neden oluyor.

Hadi bakalım neymiş bu SIĞINMACI – MÜLTECİ – GÖÇMEN denilen kişiler.

Başta Birleşmiş Milletler olmak üzere genel olarak kabul edildiği üzere  Sığınmacı; ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulme uğramaktan haklı sebeplerle korktuğu için ülkesinden ayrılmış ve güvenlik arayışında olan, başka bir ülkeye sığınan, uluslararası koruma talebine ilişkin başvurusunun sonucunu bekleyen kişidir. Başvurusu olumsuz değerlendirilen kişiler hakkında ülkeyi terk etmeleri ve sınırdışı kararı verilebilir. Tek istinası, bu kişinin sınır dışı edileceği ülkede ölüm cezasına, işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye maruz kalacağı konusunda ciddi emare bulunan yabancılar hakkında sınır dışı etme kararı alınmaz.

1948 tarihli ‡İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin 14. maddesinde belirtildiği gibi sığınma talep etmek ve sığınma olanaklarından yararlanmak evrensel bir insan hakkıdır. Dolayısıyla, herkesin sığınma talebinde bulunma hakkı vardır ve sığınma talebinde bulunanların başka bir ülkeye girmesine izin verilmesi gerekmektedir.

Mülteci, "ırkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyan ve bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönmeyen veya dönmek istemeyen kişi"dir.

Mültecilik hukuki bir statüdür.

Mülteci olduğu iddiasıyla ülkesini terk eden ama mültecilik statüsü başvurusu sonuçlanmamış kişiler "sığınmacı" olarak adlandırılır. Mülteci ise sığınma başvurusu kabul edilen kişidir. Sığınma talebinde bulunmayan ya da geri çevrilen kimseler sığınmacı olarak nitelendirilemeyeceğinden, sığınmacı sıfatını kullanabilmek için kişi; endişelerinde, korkularında haklı bulunmuş olmalıdır.

Buradan anlaşılacağı üzere ülkemizde sığınmacı ve mülteci kavramları karıştırılmakta ve yanlış kullanılmaktadır.

Göçmen ise daha çok hayati tehlike ya da yaşadığı ülkede herhangi bir tehlikeye maruz kalmamasına rağmen  tercihen ülke değiştiren ve kişilerdir. Buradaki en önemli husus gidilen ülkenin bu kişileri göç öncesi ya da sonrası o ülkenin egemenlik hakkına dayalı olarak belirlediği şartlara göre kabul etmesidir. Özellikle başta doktorlarımız olmak üzere yurtdışına giden okumuş insanlarımız göçmen statüsünde sayılır.

Hemen belirtelim; bir ülke vatandaşının benzer nedenler ile ülkesine dönmesi bu kavramların hiçbirine uymaz. Tıpkı 19. Yüzyıl sonlarında Osmanlı İmparatorluğunun özellikle Balkanlarda kaybettiği topraklardan gelen vatandaşları bu statülerin hiçbirine tabi değildir.

Yine Lozan anlaşması gereği mübadeleye tutulan insanlar da bu statüde yer almazlar.

Son olarak 1984 yılı ve sonrasında Bulgaristan’da o zamanki Jivkov yönetiminin asimilasyonunu kabul etmeyip ülkemize gelenler de bu statülere tabi olamazlar.

Şimdi ayrıntıya girelim ama önce Atatürk’e Mülteci diyen fikirsizlere bir cevap verelim.

Atatürk 1881 yılında doğduğunda Selanik Osmanlı Toprağıydı. Yine bugün Türkiye Sınırları dışında kalan Manastır Askeri İdadisinde okumuştu. Yani Atatürk; Osmanlı topraklarında vatandaş olarak doğmuş, okumuş olup sahip olduğu hukuki statü nedeniyle  sığınmacı, mülteci veya  göçmen tanımlarında hiçbirine uymamaktadır.

Tıpkı kendisinin de ifade ettiği gibi:” Beni olağanüstü bir kişi olarak yorumlamayınız. Benim doğuşumdaki tek olağanüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdir.” sözündeki gibi Türk’tür.

Peki Sığınmacı ile Mülteci arasındaki farkı gerçek hayatta nasıl anlayacağız diye sorarsanız. Şunu söylemeliyiz.

Sığınmacı geçici koruma statüsüne bağlı, korunması gerekip gerekmediği henüz belirlenememiş kişilerdir. Bu kişiler hakkında yapılan inceleme sonucunda eğer korunması gereklilik arz eden kişilerden olması halinde kendisi uluslararası hukuk gereği yasal koruma hakkı alır ki bu kişilere de Mülteci denir.

Yani sistem şu şekilde yürür. Ülkesindeki ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulme uğramaktan haklı sebeplerle korktuğu için ülkesinden ayrılmış ve güvenlik arayışında olan, başka bir ülkeye sığınan kişi o ülkede özel olarak ( genellikle güvenli bir sınır bölgesinde ) geçici korumaya alınır. Bu kişilerin haklarındaki inceleme sonuçlanıp uluslararası koruma talebine ilişkin başvurusunun kabul edilene kadar sığındığı ülkede serbest dolaşım hakkına sahip olamaz.

Hakkındaki araştırma olumlu sonuçlanan kişi mülteci olup, serbest dolaşım hakkına sahip olmakla birlikte hakları yine ülke vatandaşlarına göre oldukça sınırlıdır.

Bunun dışında kendi güvenliği nedeni ile başka ülkeye giden ve resmi olarak sığınma talebinde bulunmayıp  kaçak yolla giren kişi bu tanımların hiçbirisine uymadığından sınır dışı edilebilir ya da varsa durumun ciddiyetine binaen sığınmacı statüsü verilip kendileri için ayrılmış bölgeye yerleştirilir.

İster sığınmacı isterse mülteci olsun tüm bu statüye sahip kişileri kayıtları, eksiksiz olarak alınır ve saklanır.

İster sığınmacı olsun ; isterse mülteci sıfatını almaya hak kazansın; bu kişilerin koruma statüsünde iaşeleri yine uluslararası sözleşmeler ile sığınılan veya koruma altına girilmiş ülkenin maddi imkanlarına bırakılması mümkün olmayıp BM üyesi ülkeler bu sorunu birlikte çözmek durumundadır.

Peki Ülkemizde bu statü nasıl uygulanıyor?

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim. Hiçbir statü, düzen, kural vs. uygulanmıyor. Bunun bilinçli şekilde yapıldığına veya yaptırıldığına dair ciddi emarelerin olduğu sizin de gözünüzden kaçmadığını zannediyorum.

Resmi rakamlara göre 3.5 milyon – bu bile korkunç büyük bir sayı- gayrıresmi ise 10 milyona yakın insanın ülkemize geldiğini düşündüğümüzde bu insanların tümünün kayıt altına alınmaması dahi durumun ne derece kontrol edilemez boyuta geldiğini ortaya koyuyor.

Devam edelim.

Öncelikle belirtelim; Aralarında hiçbir kadın,çocuk,yaşlı olmayan Afganistan’dan gelenlerin sığınmacı statüsü  yok. Yanlarında kadın çocuk ve yaşlı olsa da sığınma güvenli olan komşu ülkelere yapılmak durumunda olup karadan ülkeler aşıp başka ülkeye sığınmacı sıfatı ile gidilmesi çok özel haller hariç mümkün değil.

Kaçak yolla ülkemize giren kişilerin hangi ülkeden gelirse gelsin sığınmacı statüsü yok. Bu nitelikteki kişiler yakalanıp sığınmacı olma talep etse bile bunun kabulü edilme imkanı yok. Çok ciddi bir durumu tespit edilse bile sığınmacılar için ayrılan özel bölgeye gönderilmesinden başka hakkı yok.

Tüm bu kişilerin ülkelerine geri gönderilmesi gerekirken bunun yapılmamasını açıklayabilmek de mümkün değil.

Resmi sığınmacılar serbest dolaşım hakkına sahip olmadıklarından yerleştirildikleri kamplar hariç çalışamazlar.

Mülteci sıfatını kazananlar çalışma hakkına sahip olmakla birlikte emeklilik hakkı hariç olmakla birlikte ancak sigortalı olarak çalışmak zorundadırlar.

Sağlık haklarından yararlanma hakları olmakla birlikte kendilerine öncelik verilemez.

Ellerine kart tutuşturulup geçinmeleri için sağlanacak destekler o ülkenin kaynaklarından değil; Birleşmiş Milletler ve/veya bu konuda çalışan uluslararası kuruluşlar tarafından sağlanır.

Son olarak en önemlisi geldikleri ülkede kendilerinin sığınma ve mülteci olmasını gerektirecek şartların değişmesi ve ülkelerinde yaşamanın kendilerine tehlike arz eden durumların ortadan kalkması halinde geri gönderilmeleri gerekir.

Uzatmak mümkün ama sadede gelelim.

Siz çevrenize baktığınızda ne görüyorsunuz?

Doğru dürüst bilgisi olmayanların, sığınmacı-mülteci kavramında bihaberlerin tartışmaları arasında farklı düşünenlere yaptığı “ Irkçı” yakıştırmasının biraz abartılı olduğunu  düşünebilir miyiz?

Ya da tam aksini düşünenlerin farklı Arap ülkelerinden turist olarak gelenlere yaptığı sığınmacı-mülteci yakıştırmaları doğru mu?

Uluslararası hukuk bu açıklamaları yaparken ülkemiz egemenlik haklarından olan vatandaşlık hakkının para ile satılmasının ve bunun bazı hukuk dışı yollarla yapılmasının önüne geçmek gerekmez mi? 

Sağduyuyu sağlayamadığımız ve hukukun ve egemenlik haklarımızın gereklerini yapmadığımız takdirde ülke olarak bölüneceğiz.

Kavram karmaşasını ortadan kaldırıp, bu karmaşadan siyasi rant elde etmeye çalışırsak güvenliğimizi ciddi şekilde tehlikeye atacağız.

Bu nedenle hem de kısa ve uzun vadede güvenliğimizin sağlanması, ekonomik ve sosyal durumumuzun bozulmaması için doğru ayrım yapabilen, bunun sonuçlarını doğru olarak okuyabilen ve hukukun gereklerini yapma gücüne sahip yöneticilere ve hatta kamuoyuna sahip olmamız gerektiği apaçık.